ŞENLENDİRME

Şehr-i Nuh‘ta Şenlendirme çalışmalarını vakfımız paydaşlarından oluşan Cizre Halkası anlatıyor…

 

CİZRE’DE ŞENLENDİRME!

Issız bir yerdi. Issızlığın başlangıcı ve sonunu bilmeden anlamaya çalıştık. Uçsuz bucaksızlık her yanı sarmamış mıydı? Bilemezdik. Bir gemide gibiydik. Aynı kökten neşvünema bulduğumuz birkaç dost sesi belli belirsiz duyulur gibiydi. Emin değildik. Emin olamazdık. Dünya, emin olmak için fazla değişken miydi? Çok fazla değişken… Ama bir gemide olduğumuzu ve bir kara parçasına tutunmak zorunda olduğumuzu, sabırla bir kara parçasını aramamız gerektiğini hissediyorduk.

Cizre

Dumanlar bir türlü dağılmıyor, uzaklar bir türlü yakın olmuyordu. Ülke gündemini takip etmek, derslerin, işlerin önüne geçiyor; insanlarla iletişim kurmak bile nereden nereye gerildiği bilinmeyen siyaset iplerinde cambazlık yapmayı gerektiriyor, biteceği umulan gerilim nedense bir başka iple birleşip, herhalde bir komedyanın bir perdesi veya geminin bir başka güvertesi… Sürekli çıkılan ama aynı yere varılan ilginç bir merdiven hayal edebilir misiniz? Evet, öyleydi. Kendimizin içinde bulunduğu bu çalkantılar arasında, en iyisi bir gemide olduğumuzu ve bir kara parçası bulmak gerektiğini kabul etmekti. Ülke denizinde bir gündem gemisi, dünya denizinde bir insanlık gemisi yahut ‘gönül’ deryasında bir ‘nefes’ gemisi… Neyse neydi; mesele asgari müştereklerde buluşmak deyip ‘deniz ve gemi’ dedik, bir kara parçası bulmalı dedik. Masalını kaybetmiş, gerçeğini unutmuş hakikat mesleğinin biricik çırağı ‘insan’ olmaya talip olduk. Bir deniz uydurduk kendimize; işte buralar hep deniz! Bir gemi uydurduk; işte her birimiz! Bir kara parçası? Cizre dedik; çünkü tufandan sonra kutlu gemi için de seçilen kara parçasıydı o.

Cizre

İnsan olma çabasının ilk adımlarını kendi gönlümüzü dinleyerek attık. Bir süredir devam eden sorunlardan kendimize pay biçtik; büyüklerimizden taşandan nasiplendiğimiz kadarıyla vazifeyi omuzlamak gerektiğini hissettik. Kendi fazlalarımızdan bildik eksiklerimizi; gönlümüzü yere bağlayan yüklerden kurtulmak, bize kucak açacak kardeşler bulmak, modern insanın bizi rahatsız etmeyeceği sofralarda muhabbetin tadına varmak…

Türkiye’nin birkaç hassas dinamiğinden biri olan Türk-Kürt ayrıştırmasına karşı bir şeyler yapılması, inisiyatif alınması, taşın altına farklı eller konulması gereği gönüllerde zuhur etti. Belki çalınan minarelere kılıf hazırlama ustası olan bilinçaltımız, belki gönlümüzün bilmediğimiz başka dehlizleri fısıldadı bize Cizre’yi. Böylece ilk ziyaretimiz 2016 yılının Aralık ayında gerçekleşti.

 

Kızılay Şubesi ve Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakfının seçmiş olduğu on aile şahsında Cizre’yi ve Cizre’nin bağrında yatan kadim duyguları ziyaret ettik. Gönül ayrı, beden ayrı bir ziyaret… İstanbul’dan uzaklaşmanın verdiği bir hafiflik, Cizre’nin misafiri olmanın verdiği bir huzur ile gittik. Dönerken omuzlarımıza bilmeyerek -ama cânı gönülden isteyerek- çok daha farklı bir sorumluluk yüklendik; özlenen insan sesinin Cizre’den yankılanması için çalışmak!

Bizde Cizre’nin hikayesi böyle; bundan ötesi lafügüzaf.