İSLAM’I YAŞATMAK  

Takvim yapraklarında 11 Kasım gözüküyordu, bundan iki sene önce. Gerçekte Filistin’e ait olan, sözde İsrail topraklarına vardık. İçimde bir garip burukluk olsa da o kutsal toprakları göreceğimi düşünmek tatlı bir huzur ve heyecana sebep oluyordu. Güzelim Kudüs… Ah benim, İslam’ın toprakları… Kimlerin elindesin?

Gelen yolcuların karşılandığı yerde ruhum baltalandı. Karşımda ellerinde İsrail bayrağı balonu tutan çocukları görmek afallamama sebep oldu. Afallamam saçmaydı aslında. Çünkü ben hep Filistin’e işgal edilmiş, zorla alınmış bir yer gözüyle bakıyordum; oysaki onlar hak ettiklerini geri aldıkları düşüncesiyle hareket ediyordu. Çocuklar hep saflığı, temizliği düşündürür ya, kötülük nedir bilmezler. Sanki İsrailli çocukların da Filistin’i savunacağını “Anne bu yanlış” diyeceğini sanıyordum herhalde, bu afallamamı başka türlü açıklayamıyorum. Yere ayak bastığım anda önemli bir gerçekle karşılaştım: Ben hep “Bu zulmü nasıl yaparlar? Aklım almıyor” diye düşünürken onları hiç anlamaya çalışmamıştım. Onlar kendi bildikleri, kendi doğrularına göre hareket ediyor, kendi kalıplarında zulmetmiyorlardı. Çocuklar da yaşanan zulmün, yapılan kötülüğün farkında değillerdi.

Otobüse bindiğimizde rehberimiz şöyle bir cümle kullandı: “Burası bizim memleketimiz” Bu cümleden sonra içimin nasıl acıdığının tarifi yok. Bizim ise eğer, ben niye buraya ilk defa geliyordum ve burası neden bana yabancıydı? Ben neden geldiğimde garipsenen bakışlarla karşılaşıyordum? Evet, bizim memleketimizdi ama biz korumasını bilememiştik. Önce o çocuklara acıdım, gerçeği öğrenemedikleri için. Sonra kendime acıdım, oraya “Burası benim memleketim” diyerek giremediğim için. Sonra biz Müslümanlara acıdım, Kudüs’ü koruyamadığımız için.

Kubbet’üs Sahra’ya doğru yürümekteydik, kalp atışlarım düzensiz ve hızlıydı. Nefes alışlarım normalde istemsizken heyecanımı kontrol edebilmek için istemli nefes alıyordum. Ben nasıl yürüyüp nasıl vardığımızı anlamadan Kubbet’üs Sahra muhteşem göz alıcılığıyla masmavi gökyüzüyle buluştu önümde. Tam o anda öğle ezanı okunmaya başladı. Gözlerim bayram ederken kulaklarım da bu şenliğe katıldı. Çevrem fotoğraf çekme telaşında olanlarla dolu iken ben anın tadını çıkarmak adına gözlerimi kırpmadan izlemeye çalışıyordum. Sanki benimle dertleşiyordu Kubbet’üs Sahra da içini döküyordu bana; beraber sarılıp ağlıyor gibiydik. Üzgündük, kırgındık ama can buluyorduk birbirimizde. -Bu satırları yazarken gözümde canlandı tüm anılarım, gözlerimin dolmasına ve kocamam gülümsememe engel olamadım.- Namazımızı kılıp Mescid-i Aksa’ya yürümeye başladık. Peygamberimiz’in orada bulunmuş olduğunu miraca yükselişini düşünmek, hayalimizde canlandırmak Türkiye’deyken büyüklerimizden dinlemekten çok farklıydı. Hep sorulur ya çok gezen mi çok okuyan mı bilir diye. Kendimce cevaplayayım; okuyarak bilinir, gezerek hissedilir.

Mescid-i Aksa’da bir ağabey ile oturduk. Yaşanan sıkıntıları birinci ağızdan dinlemek fotoğraflarını görüp yazıları okumaktan çok farklı hissettirdi. Ama en derinden vurulduğum sözler şunlar oldu: “Türklere çok ihtiyacımız var. Onlar Türklerden korkuyor. Ne olur sürekli gelin” Varlığımızın onlara cesaret verdiğini anlıyorduk bu sözlerle. Avluda gördüğümüz teyzelerin Türk olduğumuzu anlamasıyla hiç konuşamadığımız halde yalnızca Türk olduğumuz için bize sarılmak istemesi, bize ellerinde ne varsa hediye etmeye çalışması da bu sözlerin bir kanıtıydı adeta. Bütün bunlar Müslüman Türklerin onlara verdiği güç ve cesaret sayesindeydi. Onların bize ihtiyacı olduğu gibi bizim de onlara ihtiyacımız vardı. Hesap günü geldiğinde “Orada zulüm gören kardeşin için ne yaptın?” diye sorulursa bizim için iyi şahitlik edecek kardeşlerimizdi onlar. Başka bir gerçekle daha yüz yüze geliyordum: Onların bize dünyada, bizimse onlara ahirette ihtiyacımız vardı. Bizim imtihanımız çok daha çetin olacaktı.

Birkaç günlük Kudüs ziyaretimiz son bulacaktı ama çok zor geliyordu ayrılmak. Olmam gereken korumam gereken bir yer vardı. Kudüs onun ya da başkasının değil, benim sorumluluğumdaydı. “Kim var” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını veren bir gençlik olabilmek için Kudüs’ü başta ben korumalıydım. Kudüs benim onu korumama muhtaç değildi ama ben onu korumaya muhtaçtım. Önce bilmeliydim, zamana ve mekâna hâkim olmalıydım. Sonra suçlamamalıydım kendimden başkasını. “Hata bende” demeliydim. Kötüler var, bilmeli ve anlamalıydım. Peygamberimiz Efendimize (s.a.v.) dahi taş atanların olduğu bu dünyada “Bilselerdi yapmazlardı” ahlakına sahip olmalıydım. Zulmeden kadar suçlu değil miydi buna rıza gösteren? Bunu kavramalıydım. “Dur” demeliydim zulme, asla boyun eğmemeliydim. Ama zulmedene dahi zulmetmemeliydim. Kudüs’ü korurken yalnızca bir gayem olmalıydı: İslam’ı yaşatmalıydım.

Saliha Nur Kuralay